top of page

Sanat, sen ne görüyorsan O'dur: Sanata adanmış bir hayat: Halil Gülel ile Söyleşi

Güncelleme tarihi: 11 Nis 2023


Çok değerli sanatçımız Halil Gülel'in sanat kokan, sıcacık aile evinde, bu güzel söyleşiyi gerçekleştirdik. Sanatçımıza ve değerli ailesine en içten sevgi ve saygılarımla...




- Nasıl bir çocukluk geçirdiniz ?


Çocukluğumdan hatırladığım olaylar, iki kısma ayrılıyor: İki yaşında çocuk felci geçirmişim. Bunun neticesinde yürüyemediğim için babam tedavi yolu aramış. Askeriyede iğne yapmasını öğrenmiş bir köy bakkalı, hiç bir deneme yapılmamış bir şekilde penisilin iğnesi vurmuş bana. Milyonda bir kişiye denk gelecek bir şekilde, iğne sağ kalçamdaki bir sinir düğümüne denk gelmiş. Bunun vermiş olduğu sıkıntıları hala çekmekteyim. Bu olaydan sonra evde emekleyerek hareket ediyormuşum. Bir gün halam beni evde bağlayarak dışarı çıkmış. Ben o arada merdivenden düşüp, havada saatlerce asılı kalıp, düşmüşüm. Bu da bel zincirime zarar vermiş. Daha sonrasından hocalardan, muskacılardan Hacettepe Çocuk Hastanesi’ne kadar uzayan bir tedavi süreci başlıyor. Köye Eskişehir’den atanan öğretmen, Orhan Erişen vesilesi ile Ankara’ya gidiyorum. Orada beni 10 yerimden ameliyat ediyorlar. Hastanenin kimsesiz ve fakir çocuklar bölümünde yatıyorum. Geceleri hastanenin duvarlarına vuran gölgeleri, tiyatro seyreder gibi seyrediyordum. Ailem ben hastanedeyken beni hiç ziyaret edemedi. 1960’ların Türkiye’si çok fakirdi tabii. Halen çok iyi hatırlarım, bir gün hastaneye giyimleri çok hoş hanımlar, ellerinde oyuncaklarla geldi. Bana kırmızı-sarı plastik bir kamyon düştü. Ben o kamyonu, alçılarımın üstünde ehliyetsiz sürüyordum…






- Resim sanatına olan merakınızı nasıl keşfettiniz ?


Bizim köy, Lidyalılar’ın uygarlıkları üzerine kurulmuş, Menderes’in kıvrımlarının üstünde, değirmenlerin çok olduğu bir köydü. Değirmenleri ziyarete birçok insanlar gelirdi. Sözlü kültür çok gelişmişti. Köyün geçim kaynaklarından biri demircilikti. Bizim köyün yetiştirdiği ressam İbrahim Çallı, demircilerin resmini sıklıkla çizermiş. Resme meraklı olan dedem, aynı zamanda askerî bandoda trompet çalardı. Annem, geometrik şekilleri olan çok güzel halılar dokurdu. Herhalde ben de bu ortamdan etkilenmiş olsam gerek. Bir de tabii, Ankara’daki hastane sürecimde, bir resim defteri ve pastel boyam olmuştu. Onlarla resim yaptığım resimler oradaki doktorların çok hoşuna gitmişti. Ameliyatımı yapan Profesör Şakir Memikoğlu da resimleri çok beğendi. Garip ve kimsesiz çocukların en çok sevdiği şey, başlarının okşanması ve tatlı bir şekilde oğlum/kızım denmesidir. Şakir Bey de, geldi benim başımı okşadı: “Sana boyalar getireceğim, resim yapacaksın ama bana vereceksin”, dedi. O gün bugündür resim yapmayı hiç bırakmadım.



- İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi ve ardından Düsseldorf Kunstakadamie’deki yıllarınız nasıl izler bıraktı sizde?

1974 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ni kazandım. Yaz tatillerinde de Almanya’ya geliyordum. Babam Almanya’da çalışıyordu. Beraber müzeleri gezerdik. O yıllarda Türkiye'de (77-78) anarşi korkunç bir şekilde artmıştı. Orada okuma şansımdan ziyade yaşama şansım dahi azalmıştı. Ardından eniştem ve babamla Düsseldorf Kunstakademie'ye geldik. II.Dünya Harbi gazisi bir Profesör resimlerimi görmek istedi. O zamanlar İstanbul Akademisi klasik ve desene dayalı eğitim veriyordu. Bir model ile 10-15 gün boyunca çalışıyorduk. Burada ise bir model 15 dakika bile neredeyse oturmuyordu. “Freie Kunst” adı üstünde; “Özgür Sanat”. İstanbul’daki katı kural ve sınavlar burada yoktu. İstanbul’da kalsaydım, geleceğim akademisyen olarak şekillenecekti. Burada ne olacağım diye sorduğumda, aldığım cevap, “Sanatçı” oldu. 1980’de İstanbul'u bitirdim ve Düsseldorf’da okumaya başladım. Yan odamda Koreli gitar sanatçısı bir öğrenci kalıyordu. Bütün gün o gitar çalıyor ben de resim yapıyordum. İşte böyle, Almanya’daki sanat maceram başladı.



- Sanat eğitimi, usta-çırak ilişkisine yakından bağlıdır. Sizin sanatınıza ışık olmuş üstatlarınız kimlerdi? Nasıl etkiler bıraktı sizde ?


Denizli Lisesi’nde okurken İbrahim Çallı’nın öğrencisi olan Besim Yazıcı ile klasik teknik öğrendim. Besim Bey her zaman, "Çizmeden önce, resmi ilk kağıtta gör" derdi. İstanbul Akademi’de Profesör Özdemir Altan ile çalıştım. "Sanat olduğu gibi değil, olması gerektiği gibidir" derdi. Özdemir Bey. Onunla beraber pointalizm tekniği üzerinde çalıştık. Çizginin ustası Neşat Atalık ile çalıştık. Adnan Çoker, Dinçer Erimez, Devrim Erbil, ve daha niceleri.





- Sevdiğiniz yabancı ve Türk ressamlar kimlerdir?


Benim için en büyük usta Leonardo da Vinci'dir. Ardından Tinteretto, Titian, Michelangelo gelir. Örneğin Claude Lorrain'de sessizliğin senfonisini ve derinliği severim, Aynı bizim Yahya Kemal Beyatlı'nın şiirleri gibidir. Napolyon 'u da resmetmiş , Jacques-Louis David'i ve empresyonistlerden Renoir'ı çok severim. Türk ressamlarına geldiğimiz vakit, Şeker Ahmet Paşa'yı çok severim. Şevket Dağ'ın fırça darbeleri ve iç mekan eserlerinde, değişik renklerdeki mermerin dokusunu hissettirmesi beni çok etkiler. İbrahim Çallı ve Hikmet Onat'ı severim. Yakın geçmişe geldiğimizde ise Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun çalışmalarını beğenirim. Hepsi de kendi ekolü içerisinde beğendiğim ve takdir ettiğim sanatçılardır.


-


- Ressam kimliğinizin yanı sıra, edebiyat ve şiir ile de iç içe geçmiş bir hayatınız var. Kelimelerin büyülü dünyası, ne zaman kendine çekti sizi?


İlkokuldayken şiir okumaya başladım. Ezberim de kuvvetliydi. Rahmetli dedem, bizim yüklük dediğimiz yatakların koyulduğu yerdeki perdenin önüne beni geçirir, "Oku bakalım!" derdi. Ben de sanki sahnede gibi okumaya başlardım. Çoğunlukla Orhan Şaik Gökyay'ın " Bu Vatan Kimin" isimli şiirini okurdum. Bizim köyün sözlü edebiyatı çok gelişmişti, bu da etkiledi beni. Lisede iki sene üst üste şiir yarışmasında birincilik aldım. Akademi yıllarında da şiire ve yazı yazmaya devam ettim. Yazdığım hiçbir şeyi atmadım. İnsan şiir yazdığı zaman ilk on beş gün o şiire aşık olur, hiçbir kusurunu görmez. Daha sonra okuduğunda, bazı hatalar görür, keşke şunu kullansaydım der... Böyle süreçler geçirdim. İlk şiir kitabımı, Almanya'ya işçi olarak gelen Türklerden esinlenerek, " Onların Destanı" ismi ile 1989 yılında yazdım. Şu anda yirmi üç tane basılmış kitabım var. Aynı zamanda çok kitap okudum, haftada en az iki kitap okuyordum; şimdi daha çok okuyorum. Bu kelime haznemin gelişiminde büyük rol oynadı. İnsanların yaşadığı hikayeleri can kulağı ile dinlerim, aklımda kalırlar ve daha sonrasında harmanlayıp kurgularım. Hikayeleri genellikle kendimi eğlendirmek için yazarım.




- Sevdiğiniz yazarlar kimler?


Tolstoy ve Dostoyevski çok okudum. Cengiz Aytmatov da çok severim. Türk edebiyatında Nihal Atsız, Ömer Seyfettin, Fakir Baykurt, Aziz Nesin, Yaşar Kemal çok severim, Türk edebiyatında sağ-sol ayırmam hepsini okurum; Nazım Hikmet de, Necip Fazıl Kısakürek, Mehmet Akif Ersoy da okudum. Tek bir isim üstünde durmak istemem; hepsinden çiçek tozu alıp bal yapıyoruz.





- Sanatçıların yaratım süreçlerinde zaman zaman duraklama dönemleri olur. Belki de bu sürecin değerli ve olmazsa olmaz bir parçası. Siz bu süreci nasıl geçirirsiniz ?


Yumurtanın bir kuluçka dönemi olur, o dönem sessizlik dönemidir. Örneğin bir şey yazacağım, her şeyi kafamda planladım ama olmuyor... O zaman, zamanı değil diyorum kendime. Çalışırken de büyük bir odaklanma halinde oluyorum. Dışarıyı duymam ve hiçbir şey beni rahatsız etmez. Her türlü güzellik bana ilham verir. Bir orkidenin güzelliği, serçenin gelip şuraya konması, hanımın bana tatlı bir şey söylemesi. Örneğin, uçakta gittiğim zaman güzel bir hostes görürüm resmini çizerim, şiir yazarım. Böyle dünyada güzellik çok...



- Sizin eğitim gördüğünüz yıllardan bu yana Almanya'nın sanat hayatında neler değişti? Sanata ve sanatçıya verilen anlam nasıl şekillendi ?


Avrupa'nın çok köklü bir sanat geçmişi var tabii. Bizde merak ve hayal duygusu öldürülmüş. Önce hayal etmeli insan. Bunun yanında insanlar önyargı ile yaklaşıyor her şeye. Önyargılı bir toplumda sanatçı olmak çok zor. Sanatçı hür olmak ister. Ben Almanya'da sanatkar kimliğimle kaldım. Burada neyi nasıl yaptığına karışmıyorlar. Sanatkarın ihtiyaç duyduğu özgür alan var. O kadar fazla sorgulamıyorlar, bu nedir, neyi anlatmak istiyor diye soruları duymuyoruz. Zaten sanat da ne görüyorsan, O'dur.


Şu an için dünyada sosyolojik olarak bir değişim var. Birçok şey değerini yitiriyor, sınırlar ortadan kalkıyor, kanunlar tesirini yitiriyor, ticaret değişiyor. 1980'li yıllarda Düsseldorf'da neredeyse her köşede bir galeri vardı. Günümüzde çoğu yok; internete geçiş oldu ve resime ve tabii her şeye ulaşım kolaylaştı.


- Sanat yolundaki gençlere neler söylemek istersiniz ?


Sevsinler; bu iş aşk meselesidir. Aşk ile çalışacaksın, araştıracaksın, üreteceksin. Sonucu bugün beklemeyeceksin. Ancak sanat için yaşayacağım diyerek de, çevresini, ailesini, hayatını yok etmemesi lazım. Sonunda hüsrana düşerler; ikisinin de yeri var. İkisinin dengesini bulmak gerek. Sınırlarını bilsinler.













Kommentare


bottom of page