top of page

Emre Yavuz ile Noble & Sentimental: Bonn Pantheon’da Bir Akşam

Yıllardır hayranlıkla izlediğim meslektaşım Emre Yavuz’u yeniden dinlemek, benim için yalnızca bir konser deneyimi değil; zamana yayılan bir hatıranın yeniden canlanışıydı. Onu ilk kez 2015 yılında dinlemiştim. O an, müziğin insanın iç dünyasına sessiz ama derin bir yerden dokunabileceğini ilk kez bu denli güçlü hissettiğimi hatırlıyorum.


Aradan geçen onca yılın ardından onu yeniden dinleyecek olmak, bende hem yoğun bir heyecan hem de içten bir sevinç yarattı. Bonn Pantheon’da, Beethoven Piano Club tarafından düzenlenen bu konserin programı, Noble & Sentimental başlığını taşıyordu. Programda ağırlıklı olarak Ravel yer alıyor; Beethoven’ın yanı sıra Haydn, Brahms, Schönberg ve Schubert’e uzanan geniş ve cesur bir repertuvar dinleyiciyle buluşuyordu. Programı ilk gördüğümde, bu denli farklı estetik dünyaların bir araya gelişinin nasıl bir bütünlük oluşturacağını merak etmeden edemedim.


Evet, bu bestecilerin yaşamlarında Viyana’nın izleri vardı; ancak asıl mesele, bu eserlerin müzikal olarak nasıl birbirine bağlanacağıydı. Konser ilerledikçe bu soru kendiliğinden anlamını yitirdi. Emre Yavuz, programı kronolojik ya da kavramsal bir şema üzerinden değil, son derece doğal ve sezgisel bir müzikal akışla örmüştü. Parçalar arasında kopukluk değil, kaçınılmaz bir devamlılık hissi vardı. Bu bütünlük, ancak derin bir müzisyenlik bilinciyle kurulabilirdi.


Program boyunca kurduğu akış ve anlatı bütünlüğü, farklı estetik dünyalara ait eserleri ortak bir müzikal dil içinde buluşturmayı başarıyordu. Bu bütünlük içerisinde Haydn yorumu, benim için hafif bir mesafe hissi yaratan nadir anlardan biri oldu. Yorum son derece temiz, dengeli ve stilistik açıdan titizlikle kurulmuştu. Çalınan Mi minör Hob. XVI:34 Sonatı’nın kendi içindeki dramatik dili, Haydn’ın daha ciddi bir yüzünü ortaya koyuyor olsa da, bu karanlık çerçeve içinde bile eserin ironik alt katmanları biraz daha belirginleştirilebilirdi.


Kendi adıma büyük bir Schubert hayranı olduğumu söyleyemem. Ancak Valses Nobles yorumunda Emre Yavuz, Schubert’i benim için yeniden tanımladı. Viyana valslerinin ruhunu ne denli derinden kavradığını açıkça hissettirdi. Grandiyöz oktavlar, dansa çağıran bir akış ve zarif bir denge… “Evet,” dedim içimden, “Vals tam olarak böyle çalınır.” Viyana’da yaşıyor olmasının bu sezgide bir payı var mıdır, bunu ancak tahmin edebilirim.


Konserin sonunda dinlediğimiz iki bis, gecenin duygusal yoğunluğunu doruğa taşıdı. İlki Ravel’den Trois beaux oiseaux du paradis (Cennetin Üç Güzel Kuşu) idi. Birinci Dünya Savaşı sırasında cephede olan sevgilisini bekleyen bir kadının sessiz monoloğu niteliğindeki bu eserde, üç kuş aracılığıyla umutla yas iç içe geçer. Mavi kuş, uzaktaki sevgilinin gözlerini getirir; beyaz kuş, alnına kondurulması düşlenen saf bir öpücüğü. Ancak kırmızı kuş, artık kaçınılmaz olanı taşır: kanlar içindeki bir kalbi. Bu noktada anlatıcının kalbi soğur ve kendi kalbinin de götürülmesini ister. Bu eseri dinlerken bir anda kendimi yeniden 2015 yılına dönmüş buldum. Gözyaşlarım bir kez daha sessizce aktı.


İkinci bis ise Ravel’in Ondine’iydi. Bir bis olarak Ondine seçmek kuşkusuz cesur bir tercihtir. Ancak Emre Yavuz için değil. Çünkü o, piyanist ile müzisyen arasındaki farkın en berrak örneklerinden biri. Emre Yavuz’un dinleyiciyi âna mıhlayan, dikkati elinden bırakmayan bir anlatımı var. Onu dinlerken zaman askıya alınıyor. Kulaklarınız kadar zihniniz de müziğe teslim oluyor. Dinlemeye davet ediliyorsunuz; üstelik bu davet sessiz ama son derece ikna edici. O yalnızca çalmıyor; dinleyiciyi müziğin içine çekiyor, onu bir hikâyenin parçası hâline getiriyor. Dinleyeni bir yolculuğa çıkarıyor ve o yolculuk, uzun süre zihinden silinmiyor.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page