top of page

Eve Dönmek: Nolan`ın sineması, Homeros`un ruhu

28 Tem
5 dakikada okunur

"İnsan, gerçekten başladığı yere dönebilir mi?"


 Belki de insanlık tarihinin en eski sorularından biridir bu... Üstelik cevaplanmaya çalışıldıkça derinleşen, her çağın yeniden sormak zorunda kaldığı sorulardan… Yeryüzünde kurulmuş neredeyse her medeniyet, bir şekilde bu düşüncenin etrafında dolaşmıştır. Kimileri onu kutsal metinlere işlemiş, kimileri şiirlere, kimileri ise destanlara dönüştürmüştür. Yaklaşık üç bin yıl önce Homeros, bu soruyu Ege'nin dalgalarına bıraktı. Bugün ise Christopher Nolan, aynı soruyu sinemanın diliyle yeniden kuruyor.


 Aradan geçen binlerce yıl boyunca imparatorluklar yıkıldı, savaşlar değişti, insanlar aya ayak bastı, atom parçalandı, yapay zekâ geliştirildi. Buna rağmen insanın eve dönme arzusu hiç değişmedi. Çünkü bazı hikâyeler belirli bir dönemi anlatmaz; insanın değişmeyen tarafını anlatır. Belki de bu yüzden Odysseia, yalnızca Batı edebiyatının ilk büyük destanı değil, insan ruhunun en uzun otobiyografilerinden biridir.




Odysseus'un Gemisi adlı Roma mozaiği, kimliği bilinmeyen bir Romalı mozaik ustası tarafından MS 2. yüzyılda 



Christopher Nolan'ın The Odyssey uyarlamasında beni en çok etkileyen şey, filmin bu evrenselliği kaybetmeden kurulmuş olmasıydı. Homeros'u hiç okumamış bir izleyici için film, ritmini hiç düşürmeyen destansı bir macera olarak ilerliyor. Hikâyeyi bilen biri için ise aynı sahneler bambaşka katmanlar açıyor; her bakış, her sessizlik ve her tercih, binlerce yıldır okunmaya devam eden bir metinle yeniden konuşmaya başlıyor.


Edebiyat uyarlamalarının en büyük açmazı tam da burada başlar. Kaynak metne fazlasıyla sadık kalındığında hikâyeyi bilmeyen izleyici dışarıda bırakılır; fazlasıyla özgür davranıldığında ise metnin ruhu kaybolur. Nolan'ın başarısı, bu iki uç arasında son derece hassas bir denge kurabilmesinde yatıyor. Film, Homeros'u açıklamaya çalışmıyor; onu yeniden düşündürüyor. Belki de büyük bir uyarlamanın görevi tam olarak budur.


The Odyssey'yi yalnızca antik bir savaş sonrası eve dönmeye çalışan bir adamın hikâyesi olarak okumak, destanın en önemli tarafını kaçırmak olur; Homeros'un anlattığı şey hiçbir zaman Truva'dan İthaka'ya uzanan coğrafi bir rota değildi. Asıl yolculuk, insanın kendi içine doğru yaptığı yolculuktu. Denizler yalnızca dış dünyadaydı; fırtınalar ise insanın içinde kopuyordu.Belki de bu yüzden Odysseus'un asıl düşmanı Poseidon değildir. Asıl düşman zamandır.Çünkü zaman, insandan yalnızca yıllarını değil, kim olduğunu da alır.


Neptune and Amymone (Poseidon ve Amymone),

Carle van Loo, 1757 

 

Psikoloji de insanı benzer bir yolculuğun içine yerleştirir. Carl Gustav Jung'a göre insan, doğduğu kişi olarak ölmez. Yaşamı boyunca defalarca parçalanır, eski benliğini geride bırakır ve yeniden kurulur. Jung'un "bireyleşme" adını verdiği süreç, insanın bilinçdışında saklı kalan yönleriyle yüzleşmesini ifade eder. İnsan, kendi gölgesini tanımadan tamamlanamaz.


 Homeros'un yarattığı dünya, sanki bu düşünceyi yüzyıllar öncesinden sezmiş gibidir.Odysseus'un karşılaştığı hiçbir yaratık yalnızca bir yaratık değildir.Her biri insan ruhunun başka bir yüzüdür.


 Kyklops, ilk bakışta kaba kuvveti temsil ediyor gibi görünür. Oysa destanın en kör karakteri Odysseus değil, tek gözü olmasına rağmen yalnızca kendi gerçeğini görebilen Kyklops'tur. Dünyayı yalnızca kendi bakış açısından okuyabilen zihnin sembolüdür. Başkasının hakikatine yer bırakmayan insanın trajedisidir. Bugün mağaralarda yaşamıyor olabilir; fakat kendi düşüncelerinin yankısından başka hiçbir sesi duymayan toplumlarda yaşamaya devam ediyor.




The Cyclops (Tepegöz / Polyphemos),

Odilon Redon, 1914 


 Sirenler de çoğu zaman yanlış anlaşılır. Onları tehlikeli yapan şey güzellikleri değildir. İnsanı ölüme sürükleyen, söyledikleri yalanlar da değildir. Asıl tehlike, zaten duymak istediğimiz şeyleri söylemeleridir. Her insanın içinde kendisine fısıldayan bir siren vardır. Kimi için güç, kimi için başarı, kimi için kusursuzluk, kimi için sonsuz beğenilme arzusu... Sirenler, insanın en zayıf olduğu yerden konuşurlar.


 Lotus Yiyenler ise mutluluğu değil, unutmayı temsil ederler. Acıyı ortadan kaldırmazlar; hafızayı uyuştururlar. Çünkü bazen insan geçmişinden kurtulmak istemez, yalnızca onu hatırlamamak ister. Bugün bu lotus çiçeğini aramak için mitolojik adalara gitmeye gerek yok. Durmaksızın akan içerikler, hiç bitmeyen ekranlar, birkaç saniyede tüketilen yüzlerce görüntü ve zihni sürekli meşgul eden uyarılar da aynı işlevi görüyor. Hatırlamak yerine oyalanıyoruz...


 Destanın en sessiz ama belki de en güçlü karakteri ise Kalypso'dur. Çünkü Odysseus'a ölüm değil, ölümsüzlük teklif eder. Acı çekmeyeceği, yaşlanmayacağı, mücadele etmek zorunda kalmayacağı kusursuz bir hayat vaat eder. İlk bakışta reddedilmesi imkânsız gibi görünen bu teklif, aslında insanın en büyük sınavıdır. Çünkü bazen zincirler demirden yapılmaz; bazen en güçlü esaret, konforun içinden doğar. İnsan çoğu zaman acı çektiği için değil, bulunduğu yerde yeterince rahat olduğu için yolundan vazgeçer.



Ulysses and the Sirens (Odysseus ve Sirenler)

John William Waterhouse ,1891 



Filozof Byung-Chul Han, çağımızın en büyük sorununun artık baskı değil, sınırsız özgürlük yanılsaması olduğunu söyler. Modern insanın trajedisi, zincire vurulmuş olması değildir; her şeyin mümkün olduğu bir dünyada, sürekli daha fazlasını istemeye zorlanmasıdır. Kendimizi tüketene kadar çalışıyor, görünür olmaya uğraşıyor, üretiyor, yarışıyor ve bütün bunları özgür irademizle yaptığımıza inanıyoruz...


Belki de Sirenler artık kayalıkların üzerinde şarkı söylemiyor.Telefonlarımızın ekranından konuşuyorlar.


Lotus çiçeği artık mitolojik bir bitki değil.Durmaksızın akan içerikler.


Kyklops mağarasında yaşamıyor.Algoritmaların bize yalnızca duymak istediğimiz fikirleri gösterdiği dijital yankı odalarında yaşıyor.


Canavarların biçimi değişti; insan değişmedi.


Nolan'ın bugün yeniden Homeros'a dönmesinin nedeni de budur.Çünkü insanlık teknoloji üretmekte olağanüstü ilerledi.Kendini tanımakta ise hâlâ aynı yerde duruyor…

Homeros'un anlattığı bu yolculuk, yüzyıllar boyunca yalnızca edebiyatı değil, düşünce tarihini de besledi. Joseph Campbell, dünyanın dört bir yanındaki mitleri incelerken, birbirinden tamamen farklı görünen bütün kahramanların aslında aynı yolu yürüdüğünü fark etti. Ona göre her mit, insanın kendi dönüşümünü anlatıyordu. Kahraman evinden ayrılır, bilinmeyene adım atar, sınanır, kaybeder, yeniden doğar ve sonunda geri döner. Fakat Campbell'ın üzerinde özellikle durduğu nokta, bu dönüşün hiçbir zaman gerçek anlamda bir dönüş olmadığıdır. Eve ulaşan kişi, artık evden ayrılan kişi değildir.




Odysseus und Kalypso (Odysseus ve Kalipso),

Arnold Böcklin, 1883 



Odysseus'un bütün arzusu İthaka'ya yeniden kavuşmaktır. On yıl süren savaşın ardından on yıl daha süren yolculuk boyunca onu ayakta tutan tek düşünce eve dönmektir. Fakat insanın çoğu zaman fark etmediği şey şudur: Eve dönüş, yalnızca mekânsal bir eylem değildir. Zamanın içinden geçen hiçbir insan başladığı noktaya aynı kimlikle varamaz.


Yıllar sonra çocukluğumuzun evine girdiğimizde...Uzun süre yaşamadığımız bir şehre geri döndüğümüzde...Eski bir dostla yeniden karşılaştığımızda...Hatta çocukken dinlediğimiz bir parçayı yıllar sonra tekrar duyduğumuzda...Garip bir yabancılık hissi çöker üzerimize.Ev aynı evdir, sokak aynı sokaktır, sarkı aynı şarkıdır. Değişen yalnızca bizizdir.


Bellek, zamanın en sessiz mimarıdır. Farkına varmadan bizi yeniden inşa eder; her kayıp, her karşılaşma ve her hayal kırıklığı, eski benliğimizden küçük parçalar koparır. Günün sonunda eve dönen bedenimiz olabilir; fakat zihnimiz çoktan başka bir coğrafyada yaşamaya başlamıştır. Belki de bu yüzden Odysseus'un yolculuğu hiçbir zaman yalnızca denizlerde geçen bir macera değildir. O, insanın kendi geçmişiyle arasına giren mesafenin hikâyesidir.

Christopher Nolan'ın sinemasına dönüp baktığımızda da aynı soruların farklı biçimlerde tekrar tekrar karşımıza çıktığını görürüz. Memento hafızanın parçalanabilir olup olmadığını sorgular; çünkü hafıza kaybolduğunda kimliğin ne kadarının ayakta kalabileceğini merak eder. The Prestige, insanın başarı uğruna kendinden ne kadar vazgeçebileceğini sorar. Inception, gerçekliğin zihnimizin kurduğu katmanlardan ibaret olup olmadığını tartışır. Interstellar, zamanı fiziksel bir olgu olmaktan çıkarıp sevginin ölçüsüne dönüştürür. Oppenheimer ise bilginin yalnızca dünyayı değil, insanın vicdanını da geri dönüşsüz biçimde değiştirdiğini anlatır.


İlk bakışta birbirinden tamamen farklı görünen bu filmlerin ortak bir damarı vardır.

Nolan hiçbir zaman olaylarla ilgilenmez; insanla ilgilenir.


Patlamalarla değil, patlamalardan sonra geriye kalan sessizlikle...


Savaşlarla değil, savaşların insanın içinde açtığı boşlukla...


Zamanla değil, zamanın insan üzerindeki etkisiyle...


Bu yüzden The Odyssey, bana göre Nolan'ın filmografisinde beklenmedik bir kırılma değil; aksine yıllardır peşinden gittiği düşüncelerin doğal sonucudur. Homeros'un destanına yönelmesi tesadüf değildir. Çünkü belki de bütün filmleri, en başından beri aynı sorunun etrafında döner:


İnsan, yaşadığı her şeyden sonra kim olarak kalır?







 

 
 
 

Yorumlar


bottom of page