Béla Tarr'ı okumak…

Benimle bir böcek, bir böcek ve bir nehir veya bir nehir ve onun üzerinde bağıran bir ses arasında hiçbir fark olmadığını uzun zaman önce anladım. Hiçbir şeyin anlamı yok. Olasılıkların içindeki muazzam dalgaların ördüğü ve her şeyin birbirine bağlandığı bir ağ… Başka bir şey değil.

Béla Tarr




Béla Tarr, insanı izlemekten ziyade, filmlerini okumaya davet eden melankolik yönetmen... Sadece yüz elli çekimden oluşan yedi saatlik bir film hayal edin! Evet, buna muktedir... Bendeniz, isimlerini sıkça duymuş olmakla beraber, kendileri ile ancak geçtiğimiz yıl pandeminin en dramatik zamanlarında tanıştım. Huyum kurusun, bir sanatçı ilgimi çektiği vakit, bütün eserlerini ve eserleriyle bağlantısı olan (zaman zaman bağlantıları, fantezimde kuruyar da olabilirim, kabul ediyorum) her şeyi araştırma aşkı ile yanıp tutuşurum. İşte Tarr da böyle bir sevda rüzgarına tuttu beni... Her neyse, naçizane zevklerimden kısaca bir bahsedip güzel gözlerinizi daha fazla yormadan, sizleri Tarr ile tanıştırıyorum.


Kárhozat- Lanet-1988


Tarr'ın kamerası bakışlarını, önemsiz gibi görünen ayrıntılara sabitler ve çoğu zaman gözlerini kırpmayı unutur. Sanatçı bu “grave” çekimleri ile, izleyiciyi "amaç"ın ötesine davet eder zira hikayenin ortaya çıkmasını ve ilerlemesini beklemeyi bıraktığınız an, gözlemlemeye ve görmeye başlarsınız Çekimlerinin güzelliği, kendilerini en saf halleri ile ortaya koyan, sıradan ve ilkel ayrıntılardadır.


Uzun çekimleri, Pieter Breugel'deki

( yönetmenin üstünde etkisi olduğunu biliyoruz) her figürün, kalabalığın içindeki en küçüğün bile farklı bir karaktere sahip olduğu tablolarına benzer. Bu sıradanlığın ortasında kahramanlıklar bulur ve çoğunlukla toplumun marjinal kesimini, yoksullarını oluşturan karakterleri, lütuflarını yönetmenin dünyasında kazanırlar. İmza niteliğindeki uzun çekimler, günlük gerçekliğin bir hikayesini anlatmak için en uygun araçtır. Sanki bir köşede oturuyorsunuz ve olayın ne zaman ortaya çıktığını izliyorsunuz, yani sadece ilginç parçaları seçme seçeneğiniz yok....Her kare ile beraber sizler de, karakterlerin yaşadığı aynı çaresizliği, can sıkıntıları, varoluşsal sancıları ve acıları yaşıyorsunuz...


Tarr, bir sonraki olay örgüsüne atılmakla ve sonrasında bizimle kalan olay örgüsünün kendisine tamamen ilgisizdir. Fiziksel ve metafizik dünyayı uyandırmak arasında elde edilen hassas bir dengede durur. Hareket ve dinginlik, müzik ve sessizlik arasındaki etkileşimdir. Tarr'ın sineması, tüm neşesi ve umutsuzluğuyla yaşamı oluşturan karmaşık bir matris gibidir.


Sátántangó- Şeytan Tangosu -1994


Tarr, bir röportajında ​​şöyle der; “İnsanları bir şeylerin olduğuna inandırdıkları için hikayelerden nefret ederim. Aslında bir durumdan diğerine kaçarken hiçbir şey olmuyor… Geriye sadece zaman kalıyor. Bu muhtemelen hala gerçek olan tek şey – zamanın kendisi; yıllar, günler, saatler, dakikalar ve saniyeler." Yönetmenin kalbinden çıkan her söz ile, filmlere yaklaşımının ruhu ile tanışır insan... Hikayeyi şık ve gösterişli bir şekilde ören geleneksel sinemanın aksine, onun filmleri hayatın kesilmemiş bir versiyonunu sunar ki bu çoğu zaman anlamsızdır. Anlam yükleme telaşı içine giren yine izleyicidir. Nihayetinde insandır...


Zahmetli yavaş temponun yanı sıra, filmlerini erişilmez kıldığı iddia edilen şey, ülkesinin hayal kırıklığı ve komünizm sonrası dönemin yeni ortaya çıkan karmaşıklıklarıyla baş edememesinin bağlamıdır. Filmleri, sosyal yapının çürümesi ve Doğu Avrupa'nın küçük, yoksul ve kırsal topluluklarının gerilemesi hakkındadır. Filmlerini gerçekten anlamak için Macaristan'ın durumunu ve sosyo-politik gerçeklerini anlamamız gerekir. Ancak genellikle bağlamı açıklamadan bırakır. Hikayelerin nerede geçtiği veya tarihsel arka planının ne olduğuna dair neredeyse hiç söz yoktur. Tarr'ı evrensel kılan da budur. Ahlak oyunları ile döşenmiş filmleri, genel olarak iç karartıcı insanlık durumu ve ahlaki dokunun parçalanması hakkında konuşur.



A torinói ló - Torino Atı - 2011




Tarr'ın hikayelerinin çoğu, tabiatın güçlerinin kırbaçladığı sert ve acımasız manzaraların sade fonunda hayat bulur. Filmlerinde karakterlerin zihinsel durumunu yansıtmaz; fiziksel olarak her gün katlandıkları şeylerdir. Karakterlerin yaşadığı atmosferik ortamı yaratır ve izleyiciyi deneyimin bir parçası haline getirmek için içine çeker. Tabiat, filmlerinin karanlık distopik dünyasında önemli bir rol oynar. Ve sık sık Tarkovski ile karşılaştırılır. Gerçekten de, Rus yönetmen gibi, süre ve mesafe duygusu yaratmak için "ölü zaman" ve manzarayı kullanır, ancak aktardıkları büyük ölçüde farklıdır. Tarkovski, bir nesnenin yüce güzelliğini ortaya çıkarmak için oyalanırsa, Tarr da aynı şeyi onun "sıradanlığını" pekiştirmek için yapar. Bir röportajda Tarr bunu şöyle açıklar: “Temel fark Tarkovski'nin dindarlığı ve biz değiliz. Her zaman bir umudu vardı; Tanrı'ya inanıyordu. O bizden çok daha masum - benden. Hayır, onun filmini yapmak için çok fazla şey gördük. Tarzının da farklı olduğunu düşünüyorum çünkü çok daha yumuşak, çok daha hoş olduğunu birkaç kez hissetmiştim…. Filmlerindeki yağmur insanı arındırır. Benimkisi sadece çamur.”



"Filmleriniz neden bu kadar karamsar?" Tarr'ın yanıtı bir soruydu: "Söyleyin bana

Filmden sonra kendinizi daha güçlü mü yoksa daha zayıf mı hissettiniz?”

Cevap “Daha güçlü hissettim” oldu.

'Teşekkürler. Kendi sorunuzu yanıtladınız.'


0 görüntüleme0 yorum